ASALAK

Birinin sırtından geçinene asalak deriz. Sömüren, kan emici. Yabancı dilden alınmışı parazit (parasite). Sesi; dalgalı, bozuk radyo yayınlarına da eskiden parazitli derdik.

Tıpta da bağırsakta yaşayan canlılara (kurtçuk, solucan gibi) parazit denir. Bağırsak paraziti. Bedenimizde yaşayan, bedenden atılması gereken canlılar.

Asalak, canlılar dünyasında başka canlıya (bitki, hayvan) yapışarak, sarılarak, o canlıyı kullanarak yaşayanlara verdiğimiz ad. Otlakçı, abacı da aynı anlamda. Bit, kene, pire… asalaktır. Başka bitkilerin gövdesinden beslenerek yaşayan sarmaşıklar asalaktır. Ökse otu öyle, ağaç dallarına yapışır büyür. Küsküt otu (bir bitkiye yapıştığı an, kendinin toprakla ilişiğini keser, yapıştığı bitkiden beslenir), canavar otu (bitki köklerine yapışarak yaşar), hatta ayrık otu da asalaktır. Ayrık otu, sardığı bahçedeki, tarladaki diğer bitkileri, ürünleri zamanla öldürür, kökleri yer altında başka bitkiye yaşama hakkı vermez, her yanı sarar, çok hızlı çoğalır çünkü. Köklerini temizlemek olanaksızdır, toprağına bol zehir sıkılınca, belki… O zaman da toprak elden gider.

Bizim konumuz insanın asalağı. Başkasından geçineni, yapıştığının sırtından inmeyeni, onun kanını iliğini emeni…

Bir bakın çevrenize böyle ne çok kişi görürsünüz. Bazı siyasetçiler de öyle değil midir? Küresel şirketler de acımasız… Çoğu halkın sırtından geçinir, halkın kene gibi kanını emerler. Kendileri güçlenirken, yanaklarından kan damlarken, yapıştıkları insanlar güçsüzleşir, hastalanırlar, kanını emdiklerini yavaş yavaş öldürürler. Sömürgeciler böyledir. Girdikleri ülkede yaşamı bitirirler. Dağı taşı delik deşik eder, ortalıkta tek ağaç, orman, maden, toprak bırakmazlar. Sömürgecilerin, beyinleri kemirenleri en kötüleridir. Kendilerine karşı duracak kimseyi bulamazsınız, algıları ele geçirmiş, insanları gönüllü köle etmişlerdir.

Bu adla bir film izledim geçen akşam: “Parazit.” Kore filmiymiş.

Kore denince tabii Güney Kore. Dünya Güney Kore’ye pek bir hayrandır bilirsiniz. Amerika’nın kankası demek dünyanın da kankası demek... Nasıl Yunanistan Avrupa’nın şımarık çocuğu, orası da Amerika’nın sevdiği evlâdı.

Günümüzde, “Tek Dünya Düzeni” kurmuyorlar mı Korona bahanesi ile. Tek aykırı ses, ben oyunda yokum, diyen var mı?

Bu ülke de, kapalı kutu bir bilinmeyen ülke. Memleketlerinde ne olup bittiğini bir kendileri bilirler, dışarıya ne derlerse o. Başarı öyküleri dinleyenin ağzını açık bırakır. Korona olayında öyle olmadı mı? Dedikleri, araştırılmadan kabul edilir, bu ülkeye hayranlık, biraz da Kuzey Kore’yi kızdırmak, onlara tavır alma adına hep körüklenir. Bizi de bir zamanlar bu ülkenin bataklığına salmışlardı, birbiriyle savaşan aynı ulusun birini iyi göstermiş, örnek göstermişler, onlar kurtarılınca dünya kurtarılacakmış gibi insanlarımız aldatılmıştı. NATO’ya girme uğruna Menderes’e, gidin onlar için savaşın denildiğinde, oraya birlik gönderilmiş, savaşlarına koşarak gitmişti insanlarımız. Dünyanın bir ucundaki, soyları sopları, adları, yüzleri gözleri, yaşayışları dilleri dinleri gelenekleri bize hiç mi hiç benzemez tanımadığımız bu insanların uğruna canımızı vermiş, yaralanmış sakat kalmıştık. Sonra da Güney Kore güzellemeleri, onlara yaltaklanmalarımız Amerikan etkisiyle sürüp gitmişti biz niye oradaydık demek yerine.

Üç yıl önce, saçma sapan, akıl dışı, bizi ilgilendirmeyen iç savaşlarını öven, bir Koreli çocuğun oynatıldığı bir film çevrilmişti. Oscar (oskar) kazanmaya odaklı çevrilen bu Ayla filminden çok şey beklenmişti. Filmin yapımcıları ödül almayı hedeflemişlerdi, bir düşünün akıl karışıklığımızı. Biz başaramadık, bunca yağa rağmen filmcilerimiz avuçlarını yaladılar bu girişimlerinde ama Koreli bir yönetmen olmazı oldurmuş, çevirdiği “Parazit” filmiyle bir dolu ödülü cebine doldurmuş.

Film, insanın içinde yalnızca, umutsuzluk, yarına güvensizlik, yalnızlık, suçun cezasız kalmasının, kötülüğün alkışlanmasının verdiği karamsarlık duyguları bırakıyor.

Filmde öyle kolay insan öldürülüyor ki, öldürme nedeni bile bulamıyorsun sonradan düşününce. Piknik alanına saldırıda, ateşten alınan üstü etli et şişiyle bir öldürme sahnesi kurgulamışlar, iğrenç ötesi. Kocaman kol kadar bıçakla bıçaklanan kızın göğsünde neredeyse bir kan gölü oluşuyor, kızla baba uzun süre konuşuyor. Kafasına yarım metrelik kocaman taş atılan, aynı taş, ölmedin mi diye yerden alınarak yeniden kafasına yukardan fırlatılan oğlanın kafasının yanında bir kova dolusu kan birikiyor, filme göre o kişi yaşıyor, ölmeyip filmin sonunda gelecek planlarını söylüyor izleyene. Her akıldışılığa göz yumulmuş, çok garip.

Bu bitiş sahneleri filmin en kötü yerleri.

Zaten öyle kötü karakterler bir aradaki filmde filmi sonuna kadar izlemeye dayanamıyorsun. İnsanlık bu mu? Çağımız bu durumda mı? Bencillik, yalan, aldatma, dolandırma… İnsanlıkla alay edilmiş. 2019’da, Korona günlerine iyi hazırlamışlar insanlığı.

Herkes yaşayan bir hiç. Kimsenin bir değeri yok. Bir film biraz da bir şeyler anlatmalı, insanlığa umut vermeli, ders vermeli, iyilik güzellik öğretmeli değil mi? Burada, için kararıyor.

Oğlan, eve tepeden bakarken son sahnede: “Önce çok zengin olacağım, o malikâneyi satın alacağım, baba seni kurtaracağım "diyor içinden; katil, bir kişiyi, nedensiz, bir anlık öfkeyle öldüren ahlaksız babaya. Babası malikânenin dehlizlerine gizlenmiş yaşamını sürdürürken…

Dört kişilik yoksul aile. Dört kişilik zengin aile. Bir evde yaşıyorlar bir sürü yalan dolanın sonunda. Yoksul ailede görgüsüzlük diz boyu. Neden?

Ülkelerindeki zengin – yoksul ilişkisini anlatmışlar, bizim eski Yeşilçam filmleri gibi başlangıcı filmin. Bir farkla; bizim filmlerimizde iyiler kazanırdı, kötü tiplerin yanında iyiler de olurdu, merhametli yüce gönüllü kişiler; kendimizi iyilerle özdeşleştirir, iyiliğin kazanmasını isterdik için için…

Burada iyi yok, kendinizi yerine koyabileceğiniz doğru düzgün kimse yok. Herkes birini aldatıyor, aldatılanlar da süzme aptal. Karşısındakini tanıyamayan, kendilerini koruyamayan zengin ama saf yaratıklar… Uzaylı gibiler. Yoksullar kurnaz, varsıllar salak… Nasıl bir anlatımsa bu?

Böyle kanlı, çirkin bir film, ödülleri toplamış. Oscar dedikleri şey de tıpkı bu salgın aldatmacası gibi olmalı. Hepsi birbirine zincirleme bağlı. En tepedeki yönetmen işini biliyor.

Babanın, filmin sonuna doğru oğluna verdiği derse bir kulak veriniz, neyi öğretiyor:

Bir plan yaptığın zaman hayat o planı bozar. İnsan plan yapmamalı. Planın yoksa hiçbir şey ters gitmez.”

İnsanlar plansız programsız, oradan oraya savrularak yaşasınlar, planı küreselciler onların yerine yapsın, gücün kuyruğuna takılınsın, dünya için şu an istenen de bu değil mi?

Bir de “uğurlu taş” gülünçlüğü. Hurafeden (batıl inançtan) medet umulmuş. Bu da yine güvensizlik aşılayan öğütlerden:

“ Artık kimseye güvenmiyorum. Bir koyun gibi görünebilir ama o özünde bir tilki.”

Sahte üniversite diplomasıyla işe giren, bir türlü de üniversite sınavını kazanamayan oğula denilenler:

“Sınav balta girmemiş ormanda engelleri bir bir aşma gibidir. Ayık ve dinç olmalısın.”

*Böyle giderse kurtuluş yok, asalaklar insanlığın kökünü kurutacak.

Asalaklardan kurtuluşumuz zor, çok zor…

Saldırı tek yönden değil ki, böyle bir film bile bunca ödül aldıysa, insanlar kuzuya döndürüldüyse, çoktandır tek bir yerden yönetiliyorsa dünya, ipleri tek güç ele geçirdiyse…

Diyecek bir şey yok artık.

Feza Tiryaki, 27 Eylül 2020

YORUM EKLE