BALLANDIRMAK SULANDIRMAK

Abone Ol

Sözcükler üzerinde düşünmek bana büyük bir keyif veriyor. Öyle ya her sözcük çimen gibi kendiliğinden oluşuvermiş, tatsız kokusuz bir ot değil; yıllarca dilden dile dolaşmış, kendine has aroması, sesi, rengi, dalga boyu olan bir varlık. Çoğuyla ilgili bir ya da birkaç anımız var. Çoğu milleti birbirine, kuşakları öncesine ve sonrasına bağlayan gizli bağlar taşıyor.

Sözcüklere böyle bakmak lazım.

Yazdığımız “Mahreci Bozmak” adlı yazıya bir kardeşimiz yorum yaptıktan sonra “Konuyu ballandırdım mı, sulandırdım mı?...” demiş. Bu çerçevede biz de “ballandırmak, sulandırmak ve ağdalandırmak” sözcüklerinden söz etmek gereği duyduk.

Bu sözcüklerin üçü de konuyu uzun uzun anlatmak üzerine. Sulandırmak, uzun uzun konuşmak. Ama sulandırılmış bir anlatımda dişe dokunur bir şey yoktur. Yani “Laf kıtlığında asmalar budamak” da, “Havanda su dövmek” de sulandırmaktır. Siyasetçilerin yaptığı şey budur çoğu zaman. Sulandırmak bir konuda bilgisi olmayan kişiler tarafından yapılır. Azıcık bilgiyi kitaplar dolusu bilgiymiş gibi harmanlayıp satarsınız.

Bir fıkra ile soluklanalım: Erzurum kervan yollarının kesiştiği bir noktada. Bir kervancı gelmiş, Erzurumlu’nun evine konuk olmuş. Zaman kıtlık zamanı. Erzurumlu, konuğuna bir çorba çıkarmış. Konuk çorbaya kaşığı şöyle bir daldırıp karıştırmış. Sonra da ev sahibine, “Ağa, demiş, atımı eğerle!” Ev sahibi konuğa bakmış, “N’oldu?” diye sormuş. Konuk, “Ağa, demiş, ben çorbanın içinde piyade (yayan) dolaştım bir şey bulamadım. Atımı eğerle de bir de süvari dolaşam. Bakam bir şey bulabilir miyim?”

Ağdalandırmak nedir? Ağdalandırmak da kısaca anlatılabilecek bir şeyi uzun uzun, sıkacak biçimde anlatmaktır. Onun içinde de lüzumsuz bir sürü bilgi vardır. Bu bilgiler muhatapları hiç mi hiç ilgilendirmez. Ama konuşmacı nedense onları çok önemser ve anlattıkça anlatır.

Bu sefer de bir anı: Antalya’da Türkçe anlatımı ile ilgili bir toplantıya katıldık. Konuşmacı kel kafalı, şişman bir dil profesörü. Ama anlatımı zayıf. Biz 100 Km. yoldan gitmişiz. 200 Km. yoldan gelenler de var. Konuşmayı ağdalandırdı. O arada bir de televizyon spikerlerinin konuşmasına çaktı. Ben gayri ihtiyari, “Yav hocam! Onlarda hiç olmazsa görüntü var. Sende ne Türkçe var, ne de görüntü…” deyiverdim.

Hele şükür “Ballandırmak”a geldik. Ballandırmak da uzun uzun anlatmak. Ama karşısındakilere keyif verecek biçimde anlatmak. Ayrıntılar her seferinde farklıdır. Tonlamalar, jestler, mimikler, cümle yapıları… Rahmetli Mahmut Baler (namı diğer Bal Mahmut), Aydın Boysan, Adile Naşit, Doğu Anadolu’da yaygın olan meddahlar hep böyle anlatırlar. Tabii birçok halk ozanı da onların varisidir. Bunlar biraz nazlıdır. Kendilerini ağırdan satarlar. Ama aynı hikayeyi her seferinde farklı anlatırlar. Köy yerlerinde sadece laf dinlemek için kocakarıların yanında akşama kadar çalışan kişiler biliriz.

Trabzonlunun biri bir iş için Erzurum’a gelir. Yolu aşıklar kahvesine düşer. Aşık öyle bir hikaye anlatır ve öyle bir ballandırır ki her akşam erkenden kahveye damlar. Sonunda işi biter, ama hikaye bitmemiştir. “Hele de şu hikayenin sonunu öğreneyim de ondan sonra gideyim. Tabii hikaye ertesi gün de bitmez. Üstelik aşık hikayeyi öyle bir yerde keser ki beklememek olmaz. Trabzonlu, işini bitirdikten 15 gün sonra memleketine dönebilir iyi mi? İşte ballandırma dediğimiz şey böyle, “arkası yarın” kıvamında ve tadında bir anlatımdır.

SOMSÖZ: BİLMEM SULANDIRDIM MI?

{ "vars": { "account": "G-D88DGY52YP" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }