Değerli hocamız Türkolog Muharrem Yellice, bana da gönderdiği son yazısında div, divan, dev sözcüklerinden yola çıkarak 19. yüzyılda yapılan ve okullarımızda hâlâ öğretilen dil tasnifinden söz ediyor ve bu tasnifin doğruluğundan kuşku duyduğunu anlatıyordu.
Bu tasnifi bilenler bilir; Avrupa dil ailesi yani İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca gibi diller ile Hindistan’dan Avrupa’ya kadar olan kadim diller akraba gösterilir. Bunlar arasında Hintçe, Urduca ve Farsça vardır. Ki bu dillerin geçmişi binlerce yıl eskiye dayanır. Avrupa dilleri ise Eski Yunan ve Roma dillerine dayanır. Ama sözünü ettiğimiz diller, onlardan çok çok daha eskidir.
Ortaokuldaki hocamız, ortaçağın bitişi ve yeniçağın başlangıcı ile ilgili kabullerin doğuda ve batıda farklı olduğunu söylemişti. Biz İstanbul’un fethini ortaçağın sonu olarak kabul ediyoruz, batılılar ise matbaanın icadını. Yani tarih bilimi de baktığınız yere göre değişiyor.
“Osmanlı muhteşemdi” diyenlerin de, “Osmanlı beş para etmezdi” diyenlerin de haklı nedenleri vardır.
Bu durum öteki bilgiler ve bilimler için de geçerlidir.
Hatta değişmez dediğimiz pozitif bilimler için bile.
Bize okulda bilimin kuşku duymayı ve tartışmayı gerektirdiği öğretilmişti. Onu dinden ayıran en önemli fark da budur. Günümüz insanı dini konularda bile kuşku duyup tartışma konusu yaparken, bilimden kuşku duymamak yanlıştır. Hele hele internette gördüğü her bilgiyi yalayıp yutmak, bir nas gibi inanıp paylaşmak bize has bir tutumdur.
Bilim tarihini okuyanlar bilir: Bilim, ortaçağ zihniyetinden kurtulup bugünkü durumuna kuşku duyanlar sayesinde gelmiştir. Bu kuşku öyle bir kuşkudur ki bin kez denenmiş, aynı sonuç alınmış, ama kuşku duymaktan vazgeçilmemiştir.
Merak ve kuşku, insanların ve insanlığın itici gücü olmuştur. Aklını otomatik pilota bağlayanlar, kafa konforunu bozmak istemeyenler kendilerine öğretilenlerle, kulaklarına fısıldananlarla yetinir. Kendisine söylenenlerin yalan ya da yanlış olabileceğini akıllarının kıyısından bile geçirmezler. Ya da bilgilerin eskiyebileceğini.
Muharrem Hoca bize bunları hatırlatıyor. Gerçekten de dillerin tasnifi 19. yüzyılda yapıldı. Ama düşünün:
O zamanların dil bilginleri hangi dilleri, ne kadar biliyordu?
Bu dilleri nasıl öğrenmişlerdi?
Bu bilginler dönemin milliyetçi ve Batı merkezli düşüncelerinden ne kadar soyutlanabilmişti?
Sorular, sorular, sorular…
Ben kendi adıma 1930’lu yıllarda yapılan Türkçe derleme ve tarama çalışmalarını yeterli görmüyorum. O kişiler büyük gayret göstermiş, büyük işler başarmıştır. Ama her öncü çalışma gibi, o çalışmalar da yeterli değildir.
Onlardan yüz yıl sonra, yani bugün, Türkçenin imkânları ve kaynakları üzerinde daha etraflı çalışmalar yapılmalıdır.
O zaman çalışanların çoğu alaylıdır. Günümüzde ise Türkiye’yi, Türk dünyasını ve tüm dünyayı bilen birçok bilim insanı yetişmiştir. O zamanlar insanlar gidecekleri yere at ile gidiyor, kayıtları kalem kâğıtla yapıyordu. Çoğu yabancı dili çat pat biliyordu.
Bugün ise birçok yabancı dili bilen, hatta aynı dilin farklı coğrafyalardaki konuşma biçimlerini bilen insanlar vardır. Teknoloji ise gelişmiş demeyeceğim; uçmuştur.
Bunların hepsi birer imkândır.
Muharrem Hocamıza, düşünce kalemizin surlarında (mukaddes) bir gedik açabildiyse, ne kadar teşekkür etsek yeridir.
SOMSÖZ:
MERAK, KUŞKUNUN ÇOCUĞUDUR.