Bu soruya verilecek tek bir cevap yok. Ama görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçek var: Ortada ciddi bir toplumsal çözülme söz konusu.
Bir zamanlar sadece Amerika’dan gelen haberlerde izlediğimiz, “bize olmaz” dediğimiz okul saldırıları artık bizim ülkemizde de yaşanıyor. Üstelik arka arkaya… Bu durum tesadüf mü, yoksa yıllardır biriken sorunların patlaması mı?
Eğitim sistemine bakalım. Sürekli değişen müfredatlar, deneme tahtasına çevrilen nesiller… Çocuklar neye göre yetiştiriliyor, hangi değerlerle büyüyor? Ahlak bilgisi derslerinde yüksek notlar alan öğrenciler, nasıl oluyor da bu denli şiddete meyilli hale gelebiliyor? Demek ki mesele sadece ders kitaplarında yazanlarla sınırlı değil.
Bir de medya gerçeği var. Televizyonlarda yayınlanan diziler, programlar… Yeraltı dünyasını yücelten, mafyayı “karizmatik” gösteren içerikler yıllardır ekranlarda. Üstelik çoğu zaman en çok izlenen saatlerde. Genç zihinler bu içeriklerle büyürken, şiddetin normalleşmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Toplumsal rol modeller değişti. Eskiden saygı duyulan figürler ile bugün “popüler” olanlar arasında ciddi farklar var. Artık erdem değil, güç ve gösteriş ön planda.
Eğitimdeki eşitsizlik de cabası. Özel okullar başarılı öğrencileri bünyesine katarken, geri kalan büyük kitle sistemin içinde savruluyor. Fırsat eşitsizliği büyüdükçe, toplumsal adalet duygusu da zedeleniyor.
Bir diğer mesele ise kimlik ve disiplin. Okullarda kılık kıyafet tartışmaları bile aslında daha derin bir sorunun yüzeydeki yansıması. Aidiyet duygusu zayıflayan bir nesil yetişiyor.
Ve en acı soru: Bize ne oldu?
Bir zamanlar toplumsal değerleriyle örnek gösterilen bir millet, nasıl bu kadar hızlı bir değişim yaşadı? Nerede yanlış yaptık? Daha da önemlisi, bu gidişatı tersine çevirmek için ne yapacağız?
Çünkü mesele sadece bugünün değil. Eğer bu sorulara samimi cevaplar veremezsek, kaybettiğimiz sadece bugünün gençleri değil, yarının da kendisi olacak.
Artık cebimizi değil, neslimizi düşünme zamanı.