Peki biz?
Biz, bayram alışverişi telaşındayız.
AVM’ler dolup taşıyor.
İndirim etiketleri umut gibi parlıyor.
Dolaplarımız zaten dolu ama yetmiyor…
Geçen hafta alınan kıyafet eski, on gün önce alınan ayakkabı yetersiz sayılıyor.
Bir yanda açlık, diğer yanda tüketim…
Ama mesele sadece alışveriş de değil.
Dillerimizde hep aynı cümleler:
“İslam’ın şartı beş, imanın şartı altı…”
Peki ya sonrası?
Fitremizi veriyor muyuz?
Zekâtımızı hakkıyla hesaplayıp gerçekten ihtiyaç sahibine ulaştırıyor muyuz?
Yoksa bu cümleleri bir kalkan gibi kullanıp, hayatımıza bildiğimiz gibi devam mı ediyoruz?
Bugün din, birçok insan için yaşanan bir gerçeklik olmaktan çıkıp, hatırlanan bir bilgiye dönüşmüş durumda.
Konuşuyoruz ama yaşamıyoruz.
Biliyoruz ama uygulamıyoruz.
Bir yanda dolup taşan alışveriş merkezleri…
Diğer yanda bir parça ekmeğe muhtaç insanlar…
Bir yanda marka vitrinleri…
Diğer yanda bombaların gölgesinde büyüyen çocuklar…
Bu sadece ekonomik bir uçurum değil.
Bu, vicdan ile yaşam arasındaki derin bir kopuştur.
Oysa fitre ve zekât, sadece bir yardım değildir.
Bir arınmadır.
Bir sorumluluktur.
Bir paylaşma emridir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sorma zamanı:
Gerçek bayram nedir?
Yeni kıyafetler giymek mi?
Yoksa bir çocuğun yüzünü güldürebilmek mi?
Poşetler dolusu alışverişle eve dönmek mi?
Yoksa bir sofrayı paylaşabilmek mi?
Dünya yanarken susmak, sadece sessizlik değildir.
Bir tercihtir.
Belki de bu bayram; dolaplarımızı değil, kalplerimizi doldurma zamanıdır.
Belki de bir eksik kıyafet değil, bir eksik vicdan daha büyük sorundur.
Çünkü gerçek bayram, herkesin gülebildiği gündür.
iyi baramlar...



