Hürmüz Savaşı: Kazanan Devletler, Kaybeden Yönetimler Ve Sarsılan Küresel Düzen

Uluslararası ilişkilerde bazı krizler vardır ki uzun süre “gerilim” olarak tanımlansa da belirli bir eşikten sonra artık farklı bir kategoriye geçer.

Abone Ol

Gerilimden Savaşa Geçiş

Uluslararası ilişkilerde bazı krizler vardır ki uzun süre “gerilim” olarak tanımlansa da belirli bir eşikten sonra artık farklı bir kategoriye geçer. Amerika-İsrail eksenli İran gerilimi de bugün itibarıyla bu eşiği aşmış görünmektedir. Çünkü mevcut süreç yalnızca karşılıklı tehditlerin, sınırlı operasyonların veya diplomatik restleşmelerin toplamı değildir. Süreç artık yeni bir düzenin hangi şartlarda kurulacağının konuşulduğu bir safhaya ulaşmıştır. Başka bir ifadeyle mesele artık “kriz yönetimi” değil, savaş sonrası denge arayışıdır.

Uluslararası ilişkiler pratiğinde büyük anlaşmalar çoğu zaman iki dönemde ortaya çıkar: Uzun barış dönemlerinde yahut sıcak çatışmaların ardından. Gerilim hali ise tek başına kalıcı anlaşma üretmeye çoğu zaman yetmez. Taraflar arasında gerçek anlamda bir barış zemini olmadığına ve artık anlaşma ihtimali savaş sonrası parametreler üzerinden tartışıldığına göre, yaşanan süreci bir savaş olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır.

Tarihin Vereceği İsim: Hürmüz Savaşı

Tarihsel hafıza olayları yaşandığı günkü diplomatik terminolojiyle değil, sonuçlarıyla isimlendirir. Bugün “gerilim” denilen birçok olayın geçmişte sonradan “savaş” olarak anıldığını biliyoruz. Bu nedenle gelecekte tarih yazımı bakımından da bu sürecin bir savaş olarak değerlendirilmesi kuvvetle muhtemeldir. Eğer ortada tarihsel ölçekte bir savaş varsa, doğal olarak bu savaşın bir adı da olacaktır.

Bu noktada en güçlü isim hiç şüphesiz Hürmüz’dür. Çünkü mevcut çatışmanın merkezi yalnızca İran ile İsrail arasındaki askerî hesaplaşma değildir; küresel enerji akışının düğüm noktası olan Hürmüz Boğazı’dır. Petrol tankerleri, enerji güvenliği, deniz ticaret yolları ve küresel ekonomik denge doğrudan bu coğrafyaya bağlıdır. Bu nedenle gelecekte bu çatışmanın “Hürmüz Savaşı” olarak anılması son derece güçlü bir ihtimaldir.

Hürmüz Savaşı’nın En Büyük Paradoksu

Ancak Hürmüz Savaşı’nın en dikkat çekici yönü, klasik savaş mantığını aşan bir kazanan-kaybeden tablosu üretmesidir. Çünkü bu savaşta aynı taraf içerisinde hem kazananlar hem de kaybedenler bulunmaktadır. Modern çağın hibrit savaşları artık yalnızca cephede değil; ekonomi, enerji, finans ve algı alanlarında da yürütülmektedir. Bu nedenle yönetimlerin kazandığı ama devletlerin kaybettiği yahut tam tersine yönetimlerin kaybedip devletlerin güçlendiği paradoksal sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

Belki de Hürmüz Savaşı’nı modern çağın diğer savaşlarından ayıran temel unsur tam da budur. Artık savaşlar yalnızca toprak kazanmak veya askerî üstünlük kurmak için yapılmamaktadır. Enerji piyasaları, küresel sermaye hareketleri, finansal spekülasyonlar ve psikolojik üstünlük savaşın ayrılmaz parçaları hâline gelmiştir.

Amerikan Yönetimi Kazandı, Amerika Kaybetti

Amerika Birleşik Devletleri bakımından tam da böyle bir tablo oluşmuştur. Trump yönetimindeki Amerikan siyasi aklı ve onunla bağlantılı belirli çıkar çevreleri bu süreçten ciddi kazançlar elde etmiştir. Savunma sanayisi şirketleri, enerji piyasalarında spekülasyon yapan finans çevreleri ve kriz ortamından beslenen küresel aktörler büyük ekonomik avantajlar sağlamıştır. Artan silah satışları, yükselen enerji fiyatları ve Körfez’de güçlenen askerî varlık, bu çevreler için önemli fırsatlar doğurmuştur.

Ancak aynı süreç Amerika Birleşik Devletleri devleti açısından tam tersine stratejik bir yıpranma üretmiştir. Sürekli savaş hali Amerikan ekonomisi üzerinde ağır maliyetler oluştururken, küresel ölçekte Amerikan gücüne duyulan mutlak güven de ciddi şekilde sarsılmıştır.

Özellikle Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok devlet artık dünyanın tek merkezli bir güç düzeniyle yönetilemeyeceğini açık biçimde görmüştür. “Amerika her şartta korur ve mutlak belirleyicidir” algısı büyük yara almıştır. Bir anlamda maymun gözünü açmıştır; eski düzenin psikolojik üstünlüğü artık geri dönülmesi kolay olmayan biçimde aşınmıştır.

İran Yönetimi Kaybetti, İran Devleti Güçlendi

İran bakımından ise daha farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. İran yönetimi, özellikle mevcut siyasal ve askerî kadrolar açısından ciddi kayıplar vermiştir. Yönetim mekanizmasının zayıflaması, üst düzey kadroların tasfiyesi veya ilerleyen süreçte rejim içi dönüşüm ihtimali İran yönetimi açısından önemli bir kayıp anlamına gelmektedir.

Ancak buna rağmen İran devleti uzun vadede kazanan taraflardan biri olma potansiyeline sahiptir. Çünkü bu savaş er ya da geç bir anlaşmayla sonuçlanacaktır. Bu anlaşmanın en önemli maddelerinden biri ise İran’ın dondurulmuş malvarlıklarına erişiminin yeniden sağlanması olacaktır.

Böyle bir gelişme, uzun süredir yaptırımlar altında bulunan İran ekonomisi için adeta can suyu niteliği taşıyacaktır. Finansal hareket alanının genişlemesi, enerji gelirlerinin yeniden sisteme dahil olması ve ekonomik rahatlama, İran devletinin kapasitesini ciddi biçimde güçlendirecektir.

Tarih ise çoğu zaman olayları bugünün siyasal polemikleriyle değil, bıraktıkları izlerle yargılar. Bu nedenle bugün farklı çevrelerce çeşitli yönleriyle eleştirilen İran yönetiminin, ilerleyen kuşaklar tarafından devletin çözülmesini engelleyen ve dış baskılar karşısında direnci sürdüren bir yönetim olarak daha farklı bir tarihsel hafızaya yerleştirilmesi ihtimal dahilindedir. Çünkü bazı yönetimler yaşadıkları dönemde tartışılır; fakat etkileri nesiller sonra anlaşılır.

Hürmüz Boğazı ve İran’ın Jeopolitik Konumu

Bunun yanında Hürmüz Boğazı bakımından İran’ın savaş öncesine kıyasla esaslı bir kayıp yaşamayacağı da anlaşılmaktadır. İran hâlen bölgenin en önemli jeopolitik aktörlerinden biri olmaya devam edecektir. Hatta savaş sonrası dönemde İran’ın masaya oturan ve dikkate alınan bir devlet olarak konumunu daha da tahkim etmesi mümkündür.

Bu durum aslında savaşın temel gerçeklerinden birini göstermektedir: Uluslararası sistemde tamamen tasfiye edilen devletlerden ziyade, yeniden konumlandırılan devletler vardır. İran’ın da savaş sonrası dönemde daha kontrollü ama daha meşru bir aktör hâline gelmesi ihtimal dahilindedir.

Uranyum Meselesi Gerçekten Kaybedilmiş midir?

Uranyum zenginleştirme programı konusunda ortaya çıkabilecek sınırlamalar ise ilk bakışta İran açısından bir kayıp gibi görünse de bunun kalıcı ve stratejik bir kayıp olduğu söylenemez. Çünkü teknolojik bilgi tamamen ortadan kaldırılabilecek bir unsur değildir.

İran, ilerleyen yıllarda uygun siyasi ve teknolojik şartlar oluştuğunda bu kapasiteyi yeniden inşa edebilecek potansiyele sahiptir. Dolayısıyla burada yaşanan durum mutlak bir tasfiye değil, daha çok geçici bir sınırlama niteliği taşımaktadır.

İsrail’in Stratejik Çıkmazı

İsrail cephesinde ise tablo daha karmaşıktır. Kısa vadede güvenlik refleksleri ve askerî kapasite üzerinden belirli başarı görüntüleri ortaya çıksa da uzun vadede hem İsrail Devleti hem de Netanyahu yönetimi açısından ciddi bir stratejik maliyet oluşmuştur.

Sürekli savaş hali, güvenlik kaygılarının toplum üzerindeki baskısı, ekonomik yükler ve bölgesel yalnızlaşma ihtimali İsrail’in uzun vadeli istikrarını zorlayabilecek unsurlar haline gelmiştir. Özellikle bölgesel aktörlerin artık İsrail merkezli güvenlik denklemine eskisi kadar bağımlı olmamaya başlaması, Tel Aviv açısından önemli bir stratejik kırılmadır.

Körfez Ülkeleri ve Değişen Psikolojik Eşik

Bu savaşın belki de en önemli sonuçlarından biri Körfez ülkeleri ve diğer bölgesel aktörler üzerinde ortaya çıkmıştır. Uzun yıllar boyunca Amerikan güvenlik şemsiyesinin mutlak koruyuculuğuna inanan birçok devlet artık alternatif senaryolar üretmeye başlamıştır.

Çünkü Hürmüz’de yaşananlar göstermiştir ki küresel güç dengesi değişmektedir. Artık hiçbir devlet tek başına mutlak güvenlik sağlayıcı konumunda değildir. Bu nedenle bölgesel aktörler daha çok yönlü dış politika arayışına girecek, Çin, Rusya ve bölgesel ittifaklar gibi alternatif güç merkezleri daha fazla önem kazanacaktır.

Sonuç

Sonuç olarak Hürmüz Savaşı, yalnızca İran ile İsrail arasında yaşanan bir askerî çatışma değildir. Bu savaş aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden dağıtıldığı, enerji yollarının yeniden tanımlandığı ve psikolojik üstünlüklerin el değiştirdiği büyük bir jeopolitik dönüşüm sürecidir.

Belki de bu savaşın en özgün tarafı şudur: Yönetimlerin kazandığı ama devletlerin kaybettiği; yönetimlerin kaybettiği ama devletlerin güçlendiği çok katmanlı bir savaş modeliyle karşı karşıyayız.

Ve görünen odur ki bu savaşın en büyük sonucu yalnızca Ortadoğu’yu değil, küresel sistemi de değiştirecek olmasıdır. Çünkü Hürmüz’de başlayan sarsıntı yalnızca enerji hatlarını değil, dünya siyasetinin zihinsel haritasını da değiştirmiştir.

Prof.Dr.Seyithan Deliduman

{ "vars": { "account": "G-D88DGY52YP" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }