Oğlumla konuşurken bana dedi ki: “ AB ülkeleri arasında ithalat-ihracat yapılırken şirketler mallarını ve evrakını hazırlıyor, yüklüyor ve sınırlardan tıkır tıkır geçiriyor. Bizim ithal ve ihraç mallarımız ise sınırdan geçerken didik didik aranıyor, sorup sorgulanıyor. Aksi halde akla gelmedik biçimlerde devlet ve toplum tokatlanıyor.”
Ben “O zaman neden hepsine aynı işlem uygulanıyor? Birinci, olmazsa ikinci yakalanışından itibaren mimlensin ve ihracat yapamaz hale gelsin deyince o da “ilk on yirmi seferde temiz olup 25. Seferinde voli vurmak isteyebiliyor” dedi.
Bu sözleri bölük pörçük biçimde halktan ve basından duyuyorduk da gümrüklerle içli dışlı birinin ağzından duymak bende bazı düşüncelere yol açtı. Devletin ihraç edilen sebze ve meyvede ilaç kalıntısına rastladığı zaman üreticinin ve ihracatçı tüccarın canına okuduğunu biliyorduk. Buna rağmen gazetelerde bazı ülkelerin sebze meyve alımını kestiğini, TIR’ların sınırda boşaltıldığını haberlerde duyuyorduk.
İster sebze meyvede kalıntı bulunsun, ister kokain çıkarılsın, isterse ihracat malı diye taş toprak gönderilsin hepsi de insanımızın kolay para kazanma isteğinden ortaya çıkıyor. “Kır şişeyi, dön köşeyi!” bizim sözümüz.
Yakın zamanlara kadar Türk gümrüklerinin kevgir gibi olduğu söylenirdi. Sadece gümrükçülerimiz değil, bütün insanlarımızın çürük olduğu yüksek sesle dillendiriliyor. Özdemir Asaf’ın dediği gibi “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu; birinciliği beyaza verdiler.” Günümüzün en kirli olanları dindarlar ve din adamları. Çünkü onlar, renkleri beyaz olanlar.
Geçenlerde konuştuğum bir ihracatçı, “İlaç kalıntısı çıkıyor, devlet bize ceza kesiyor. Ben sebzeye meyveye kullanılan ilaçları bilmem, kimin alıp sattığını da... Yabancı ülke kalıntılı olan sebzeyi imha etmek için bile bizden para alıyor” dedi. Peki sizin örgütünüz yok mu) Bu çarpıklıkları giderecek kurumlar sizi dinlemiyor mu? Yoksa sesiniz gür mü çıkmıyor?” diye sordum. “Sonuçta sorun çözülmüyor” cevabını verdi.
Türkiye’de güven indeksinin yerlerde süründüğünü, vatandaşın hem devlete ve hükümete, hem de bir birine güvenmediğini söylemeye gerek var mı? Yukarıda anlattıklarımıza bakılırsa devlet de vatandaşına güvenmiyor.
Peki biz bu burgaçtan nasıl çıkacağız? Bir hükümet geliyor insanlara güven telkin ediyor, halka kendisi de güveniyor; bir başka hükümet geliyor, her şeyi denetimden geçiriyor. Biz şimdi sadece başka partilerin yolsuzluk yaptığını mı düşüneceğiz. “İktidar belediyelerinde hiç yolsuzluk olmuyor” mu diyeceğiz? Aynı hükümetin iki bakanından birinin aldığı karar ötekinin 180 derece zıttı. Yoksa bu ülkede herkes eşit de bazı kişiler iki kere mi eşit?
Devlet suç işleyenin tepesine çullanmayacaksa kimin tepesine çullanacak? Devlet okuma yazma oranının düşüklüğü ile suç arasında ilgi kurdu ve ülkede üniversite sayısını yükseltti. Gel gelelim suç oranını düşüremedi. Bence ülkede insan kalitesini arttıracak bazı değişiklikler olmalı.
Her ne kadar TRT Belgesel kanadında gümrükçülerin ne büyük fedakârlıklarla suç işlenmesini önledikleri ballandıra ballandıra anlatılsa da demek ki gümrüklerde hâlâ suç işleniyor. Sınırların kevgire dönmesi öncelikle devletin ve toplumun zarara uğramasına, sonralıkla da namuslu insanların devletine olan güveninin sıfırlanmasına neden olur.
Bir arkadaşımız malzeme sağlam olursa ürün de iyi olur demişti. Haklıymış.
SOMSÖZ: TUĞLA SAĞLAMSA EV DE SAĞLAM OLUR.
15 Ocak 2026