Bazı dostlar toplumsal konularda yazmadığımız için bize kızabilir. Haklıdırlar. Biz doğrudan doğruya, kör kör parmağım gözüne gibi olan olayları pek yazmıyoruz. Çünkü yangınları, çevre kirliliğini, muhaliflere ağız dolusu sövmemek gerektiğini yaza yaza ne kalemimizde mürekkep kaldı ne de köşemizde yerimiz. Bir şey değiştirebildik mi? Ona da evet diyemiyoruz.
Sorunları konuşmak biraz da ebemin öyküsüne benziyor. Eve ilk otomatik çamaşır makinesi alındığı zaman ebem makinenin karşısına oturmuş, çamaşırlar makinenin içinde döndükçe “Alı’nın donu geçti, Haçça’nın şalvarı geçti diye” konuşurmuş. Bu çamaşırlar nerede nasıl kirleniyor? Nasıl yıkanıp temizleniyor? diye düşünmezmiş ebeciğim. Onun gibi biz de bazı şeyler görüyoruz da öncesi nedir, sonrası nedir hiç düşünmüyor sonra da gidip altını kirletenlere veriyoruz oyları. Arada bir fark var: Ebeciğim cahildi, bizler niversiteyi bitirdik.
Artık sorunları değil sorunların arkasındaki sebepleri yazmakta yarar görüyoruz. Artık anladık ki sorunları yazmak sivrisinekleri tek tek öldürmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Halbuki sivrisinekleri değil bataklığı sorgulamak lazımdır.
Yapabilir miyiz? Kendisini ısırıp duran, hasta eden sivrisineği önemsemeyen yurdum insanı bataklığın nasıl farkına varacak? Umudumuz var.
Nasrettin Hoca merhum, eşeğini ararken bir yandan da türkü söylermiş. Karşısından gelen biri “Ne yapıyorsun Hoca’m?” demiş. Hoca “Eşeğimi arıyorum” diye cevap verince de, “Hocam hiç eşek yitiren adam türkü söyler mi?” demiş. Hoca, “Bir umudum şu dağın ardında. Orada da bulamazsam sen seyret bendeki ağıdı…” demiş.
Benim de umudum tükenmedi. Tükenirse o zaman seyredin bendeki ağıdı…
ŞOMSÖZ: NE DEDİN?