İnsan çoğu zaman nefes alır, uyur, uyanır, çalışır, eğlenir, üzülür, öfkelenir ve daha pek çok faaliyetin içinde sürüklenir gider. Hayat sandığı hayatı idame ettirir.
Duyuları sürekli aktiftir, zihni daima meşguldür ve bunu olağan kabul eder. Oysa asıl hayat kaynağı olan; onu aradığı her şeye kavuşturacak, her bilginin kaydını taşıyan ruhu çoğu zaman sessizdir. Pasif kalır. İnsan onun sesini, yani gerçek bilincini duymaz.
Halbuki dünyaya geliş amacı, o sesi açığa çıkarmaktır.
Bu yüzden insan, farkında olmadan yaşayan bir ölü gibidir; yaşadığını zanneder ama aslında uykudadır. Çünkü gerçek hayat, kalp ve bilincin aynı anda uyanmasıyla başlar.
Önce aile, sonra toplum sana birçok kimlik verir: isimler, roller, beklentiler, korkular… Sanki bir yarışın içindesindir. Fakat sonucu koskoca bir hiç olan; içindeki cevheri körelten bir yarışın.
Kırgınlıklar, öfkeler, mükemmeliyetçilik, sürekli kontrol çabası, kibir, sahip olduğunu sandığın yetkiler… Kısacası “benim” dediğin her şey.
İnsan bunların hepsini kendisi sanır. Oysa her katman arttıkça özüne bir perde daha örtülür. Ruhun sesi kısılır. İçinden gelen o ince sezgi susturulur. Gerçek bilginin merkezi kapanır.
İşte bu hâl; bedenin hayatta ama bilincin uykuda olduğu, hatta ölü olduğu hâldir.
Ve gerçek sen bu değilsin.
Asıl doğum bedenle olmaz.
Asıl doğum, “benlik” dediğin maskeyi aradan çektiğinde başlar.
“Ben buyum” dediğin her şey çözüldüğünde, geriye saf bir tanıklık kalır.
Orada korku yoktur. Geçmiş yoktur. Gelecek yoktur.
Sadece farkında olan bilinç vardır.
Tüm kimliklerden özgür olan bilinç.
Bu yüzden uyanış acısız değildir.
Ve uyanış dışarıyla ilgili değildir.
Uyanış; insanın kendini, kendine rağmen bilmesidir.
Egoyu ölmeden öldürüp, kendinde yeniden doğmasıdır.
İnsan, bildiğini sandığı her şeyden vazgeçtikçe dirilir.
Ruhunu ilk kez gerçekten duyduğunda ise…
O an, gerçekten hayata gelmiştir.
Belki de soru şudur:
Şu an yaşayan bir beden misin,
yoksa uyanmayı bekleyen bir bilinç mi?