Bu ülkede birçok sorun bir gecede ortaya çıkmadı.
Ne adaletsizlik aniden başladı,
ne de çürüme bir sabah fark edildi.
Hepsi oldu.
Yavaş yavaş, göz göre göre oldu.
Arif Nihat ASYA'nın "Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu.
Ne olduysa hep bize azar, azar oldu."
sözleri ete kemiğe büründü.
Bir yanlış görüldü, görmezden gelindi.
Bir haksızlık yaşandı, “bana dokunmuyor” denildi.
Bir kurum zedelendi, “sırası değil” diye susturuldu.
Ve böyle böyle, “neme lazım” cümlesi, bu ülkenin en yaygın refleksi hâline geldi.
Kimse yanlışın tarafı olmak istemedi ama herkes sessizliğin parçası oldu.
Kimse sorumluluk almak istemedi ama sonuçtan şikâyet etmeyi ihmal etmedi.
Bugün geldiğimiz noktada artık şu gerçeği konuşmak zorundayız:
Yanlışların büyümesinde sadece yapanların değil, susarak meşrulaştıranların da payı var.
Basın baskı altına girdiğinde,
“Beni ilgilendirmiyor” diyenler;
yarın gerçeğe ulaşamadıklarında nedenini sormamalı.
Hukuk tartışmalı hâle geldiğinde,
“Bana bir şey olmaz” diye düşünenler;
yarın kapılarını çaldıklarında adalet bulamayabilir.
Demokrasi, yalnızca sandık değildir.
Demokrasi, yanlış karşısında susmamaktır.
Ve evet, suskunluk çoğu zaman en güvenli yoldur.
Ama aynı zamanda en tehlikeli olanıdır.
Bugün susarak korunduğu sanılan düzen,
yarın kimseyi korumaz.
Bu yüzden “neme lazım sultanım” demek, sadece kişisel bir tercih değildir.
Bu söz, kamusal sorumluluktan bilinçli bir kaçıştır.
Toplumlar böyle çöker.
Gürültüyle değil;
sessizlikle.
Ve en sonunda herkes aynı soruyu sorar:
“Bu noktaya nasıl gelindi?”
Cevap zor değil.
Herkes sustuğu yerden hatırlasın...