Bir gece düşünün.
Karanlık çökmüş, sesler çoğalmış ama anlam azalmış. Uzaktan bir uluma geliyor; kurt mu, köpek mi belli değil. Yerde izler var; at mı geçmiş, it mi… Hangisi kime ait, hangi iz nereye gidiyor, kimse bilmiyor.
Aslında mesele sesler ya da izler değil.
Mesele, ayırt edememek.
Bugün memlekette de durum farklı mı?
Gerçekle yalan, haklıyla haksız, mazlumla zalim… Hepsi aynı karanlıkta birbirine karışmış durumda. Bağıran çok, dinleyen yok. Uluyan çok, ne dediği anlaşılmıyor. Gürültü arttıkça hakikat geri çekiliyor.
Bir zamanlar iz sürülürdü.
Sözün ağırlığı vardı, susmanın bir anlamı. Şimdi herkes konuşuyor ama kimse sorumluluk almıyor. Kurt sesiyle it sesi aynı frekansta yankılanıyor; niyetle kurnazlık, cesaretle kabadayılık birbirine giriyor.
En tehlikelisi de bu zaten.
Kurt sesi sandığın şey bazen bir korkunun ürünü, it sesi dediğin bazen haklı bir feryat çıkabiliyor. Ayırmayı beceremediğinde ya yanlışı alkışlıyorsun ya da doğruyu taşlıyorsun.
Toplum dediğin şey, izleri doğru okumayı gerektirir.
Hangi ayak nereye bastı, hangi ses neden yükseldi… Bunları ayırt edemiyorsan yolunu da kaybedersin, vicdanını da.
Şimdi soralım kendimize:
Gerçekten karanlık mı arttı, yoksa biz mi bakmayı unuttuk?
Çünkü at iziyle it izi karıştığında,
en çok da doğru yol kaybolur.