Kendimi tanıtırken “Emekli Edebiyat Öğretmeni” diye tanıtıyorum. Kartlarımda “Gazeteci-Yazar” diye yazıyor. Şimdi ben neyim? Öğretmen mi, gazeteci mi?
Peşinen söyleyeyim: "Emekli öğretmenim" diyerek karşımdakine herhangi biriyle değil, eğitim görmüş, devletin okullarında çalışmış, yol yordam bilir bir kişi olduğumu söylemek istiyorum. Aslında emekli öğretmen olmak da epey önemli bir ayrıcalık. Edebiyat öğretmeni olmak biraz daha özel oluyor.
Öğretmen deyince kişinin aklına en sevdiği ya da en sevmediği öğretmenin gelmesi doğal. Genelde ilk okul öğretmeni gelir. Çünkü o dönemde insanlar gözü açılmadık sığırcık yavrusudur. Öğretmeninden başka hiç kimseyi gözü görmez. Liseye geldiği zaman ise “Babamın hiçbir şeyden çaktığı yok” dönemi oluyor.
Bizde edebiyat çok sevimli bir ders değildir. Aslında okul, pek sevimli değildir. Zaten ben de kendimi tanıttığım zaman çoğunun aklında mefailün mefailün kalmış oluyor. Halbuki mefailün ve Haşim’in tül perdesi Hababam Sınıfı filminden kalmış şehir efsaneleri. Çünkü günümüzde ne aruz öğretiliyor ne de Haşim. Hababam Sınıfı’ndaki öğretmenler de Rahmetli Rıfat Ilgaz’ın işi komik duruma getirmek için kullandığı tipler. Rıfat Hoca o romanda öğretmen değil, öğrencidir. Hababam sınıfı filmini de öğretmen değil, öğrenci olanlar komik bulur. Herkes de öğrenci olduğuna göre...
Günümüzün edebiyat öğretmenleri okuma yazmayı bile zor öğretiyor öğrencilere.
Bir zamanlar, kahramanı edebiyat öğretmeni olan bir dizi vardı. Öyle öğretmenler geçmişte kaldı. Zaten öyle öğretmen arayan da yok. Geçmişte öğretmen, özelde edebiyat öğretmeni profili, çok atak bir kimlikti. “Hayat Bilgisi” dizisinde Perran Kutman’ın canlandırdığı tarih öğretmeni ve öteki öğretmenler de okul müdürü de sıra dışı tiplerdi. Ama Türk milli eğitiminde sıra dışı öğretmenler epey azalmıştır. Herkes kendine verilen müfredat doğrultusunda dersini işleyip çıkıyor.
Edebiyat öğretmenleri ile gazeteciler arasında bir akrabalık vardır. Daha doğrusu edebiyatçılar ile gazeteciler arasında. Çünkü yakın zamanlara kadar gazeteler her türlü edebi ürünün yayınlandığı bir mecra idi. Öykü ve romancılar, tiyatro yazarları, görüşmeler, anılar, araştırmalar... Gazete çıkaranların yolu şu ya da bu biçimde sanatçı ile kesişirdi.
Gazetecilerle edebiyatçıların ortak noktası toplumu değiştirme iddiasıdır. Her ikisi de cesur olmak zorundadır. Cesur haber, siyasetçilerin gizlemek istedikleri haberse, cesur eser de yeni tezler üreten eserdir. Her ikisi de yeni şeyler söylemek zorundadır.
Edebiyat öğretmeni ile edebiyat memurunu da ayırmak gerekiyor. Sıradışı dediğimiz edebiyat öğretmenleri Pir Sultan’ın, Aşık Mahzuni Şerif’in ya da öteki sıra dışı yazarların varisidir. Ötekilerin ise bir bankacıdan, bir hemşireden farkı yoktur. Hepimizin bildiği şeylerden söz eden kişi çok sıkıcıdır?
Yeni şeyler söylemeyen kişi ne kadar ustaca anlatırsa anlatsın sıradanlıktan kurtulamaz. Tevfik Fikret bu yüzden gençleri mitoloji kahramanı Promete’ye benzetir. Ateşi çalan Promete’nin varisleri de gençler ve sanatçılardır. Öğretmenler mi desek acaba?...
Edebiyat da gazetecilik de halkımızın çok ilgi duyduğu alanlar değil. Edebiyat, halkımızın gözünde süslü sözden başka bir şey değil. Gazete ise “boyalı basın”dır. Bundan elli yıl önce “Tan” adıyla bir gazete çıkmış, satış rekorları kırmıştı. Haber adına verdiği şeyler de cinselliğe gönderme yapan, bol fotoğraflı, janjanlı bir kağıt parçasıydı. İnsanları uyandırmak gibi iddiası olan gazeteler ülkemizde satmaz. Günümüzde ev hanımlarının izlediği, izlenme rekorları kıran magazin ve yemek programları ile survivor ve kültür yarışması olarak sunulanlar türünden yarışmalar bu sözlerimize birer delildir.
Peki ben yeterince cesur muyum? İtiraf edeyim: Her insan kadar ben de korkuyorum. Ama yeri geldiğinde ölümüne karşı geldiğim de olmuştur. Yazılarımda ağırbaşlı olmayı tercih ederim. Ama gerekirse sivri dilli olmaktan kaçınmam. Zaten bence yiğit de olura olmaza kalkan, uçlarda gezinen kişi değil, makul isteklerde bulunan, keser kemiğe dayanınca silahını çeken ve ateşleyen kişidir. Bu konuda örnek aldığım kişi şair Nef’î’dir. “Gerekirse babamı bile taşlamaktan çekinmem” diyen ve çekemeyenlerin gammazlaması yüzünden saray odunluğunda boğulup, cesedi denize atılan Nef’î.
Edebiyat öğretmeni damıtılmış zevklere sahip kişidir. Ama ben kökten sürme efendi olmadığım için sabrımın sınırları dardır. Edebiyatçılık da gazetecilik de biraz mizaç işidir. Öfke siyasetçiye ve din adamına yakışmaz. Ama gazeteciye de edebiyatçıya da yakışır. Tabii denetimli öfke. Zıvanadan çıkma hali hiç kimseye yaramaz da yakışmaz da.
SOMSÖZ: EDEBİYATÇI İLE GAZETECİ, YAPIŞIK İKİZLERDİR.
19 Şubat 2026