Geçen yazılarımızda “iyi okumak ve iyi yazmak”tan söz ettik. Bugün “iyi anlamak”ta sıra.
Anlamak da bir çeşit okumaktır. Ama sadece gördüğünü değil, incelediği ve duyduğu her şeyi doğru ve tam anlamak.
Bilmiyorum yurdumun en yetkin zekâları olan doktorlara bu konuda bir telkin yapılıyor mu? Ya da mühendislere, öğretmenlere, siyasetçilere... Ben sanmıyorum. Öyle olsa insana daha çok dokunur, sorunları böyle arapsaçına dönmeden, daha kolay çözerlerdi.
Hekimler her türlü bilgiye kolayca ulaşmalarına rağmen teşhis ve tedavideki isabet eskisi kadar yok. Öğretmenler ve mühendisler için de durum pek farklı değil. Bundan 50 yıl önce yapılan yollarda çatlak bile yokken 10 yıl önce yapılan yollar kevgire dönmüş.
Sanırım bizim şimdiki kuşaklar eskilerin “etüt” ya da “tetebbu” dediği, “üzerine düşmek, anlamak maksadıyla bakmak” anlamındaki çalışmadan mahrum. Çünkü o tür bir çalışma bütün varlığıyla dinlemeyi, gözlemeyi, kuşku duymayı ve ek araştırmalar yapmayı gerektirir. Bizimkiler ise kopyala yapıştır veya batır çıkar mantığıyla çalışıyor.
Eski öğretmenler matematik ve fizik problemlerinin çözümünde sonuca değil, gidilen yolun doğru olup olmadığına bakarlardı. Test ise yolu pek önemsemiyor. Sonuca bakıyor. Eskiler sorun çözerken kalemi elden bırakmazdı. Anlatılan her şey yazarak anlatılmalıydı. Askerlikte bir kural vardır: “Bir şeyi öğretmek için yüzde 15 anlat, yüzde 20 göster, yüzde 65 yaptır.” Böyle der talimname. Bizim test çocukları işi tersinden çözümlüyor olmalı ki işler arapsaçına dönüyor. Çözdükçe dolaşan arapsaçına...
Emek harcamadan edinilen hiçbir kazanç, kâr değildir. Yukarıda sözünü ettiğimiz yetişme tarzına günlük yaşamın hemen her alanında rastlıyoruz. Çıraklar bile işi azıcık öğrendiler mi hemen dükkân açıyorlarmış. Üniversite öğrencileri stajda sadece imza istiyorlar. Kocaman doçentlerin, profesörlerin tezi kopyala yapıştır ile yapılıyor. Olmazsa ısmarlama ya da yapay zekaya havale edilirmiş. Cenap Şehabettin, “Bu tepede hem kuşa hem yılana rastlayabilirsiniz: Kuş uçarak gelmiştir, yılan sürünerek...” demiş. Bizimkiler de hedefe uçarak gidiyorlar. Sıkıntı şurada: Ne oraya varanlar, ne ana babaları, ne varmasına neden olanlar, ne de siyaset bundan rahatsız oluyor. Herkes memnun. Memnun olmayan kim? Doktorların hastaları, öğretmenlerin öğrencileri, mühendislerin yaptığı yolu kullananlar, ticarette batanlar, bankalarda para kaptıranlar, okullarda idareciler, dairelerde müdürler, piyasada iş yaptıranlar. Arabasını onartanlar, evindeki beyaz eşyaları yaptıranlar, yolda kalanlar, evi akanlar, bir ağaçtan 50 kilo verim alacakken 20 kilo meyve alanlar.... Say sayabildiğin kadar.
İyi anlamaktan yola çıkıp nerelere geldik? Anlamak biraz da problemi içselleştirmektir. Ama bizde sorunu sorun olarak gören pek yok. Doktor hastayı tedavi etmek konusunda, öğretmen öğrenciye konuyu öğretmek konusunda, usta eşyayı tamir etmek konusunda pek istekli değil. Hikâyeyi bilirsiniz: Avukat babasına, “Baba, demiş, senin yıllardır bitiremediğin davayı kuruttum.” Babası, “İyi halt etmişsin, demiş, ben o dava sayesinde senin okul masraflarını karşılıyordum.”
Sözün özü herkes, “Ben para kazanayım da varsın hasta iyileşmesin, varsın öğrenci konuyu öğrenmesin, varsın eşya gene sorun çıkarsın” diyor. Tabii bindiği dalı da kesiyor. Herkes hasta olabilir, hepimizin çocuğu vardır, her vatandaşın eşyası bozulabilir.
SÖMSÖZ: İYİ ANLAMAK, SORUNU YARI YARIYA ÇÖZMEKTİR.
17 Mart 2026
Next