Bizim dilciler ve edebiyatçılar, yazarlarımızın dilimize ve kültürümüze katkılarını ölçerken onların kullandığı sözcük sayısını baz alıyor. Elbette dilin sözcük sayısı işlenip işlenmediğinin bir ölçüsü olabilir. Aynı durum yazarın ilgi alanlarını ve bunu anlatırken kullandığı sözcükleri tespit ederken de söz konusudur.

Eski yazar ve ozanlarımızın Arapça, Farsça ve Türkçeyi iyi bildiklerini biliyoruz. Bu bilgileri onların anlatımlarına da yansır muhakkak. Birkaç dil bilmek bu dillerde yazılmış metinleri anlayabilmek için gereklidir. Bildiklerini anlatabilmek için ise anadilini iyi bilmek, ayrıklarını (nüans) fark edebilmek yeterlidir.

Ben hem Arapça, hem Farsça, hem de Fransızca okudum. Bu dillerin sözcüklerini uzaktan bile tanırım. Ama nedense bu dillerin sözcüklerini kullanmayı pek sevmem. Türkçe’ye ihanet ediyormuşum gibi gelir bana. Bunu annesine, babasına, eşine, pek sevdiği dostuna ihanet etmek gibi sayarım.

Senelerdir Türk ulusu temiz bir dil istiyor, bekliyor. Ama önce Arapça, Farsça, sonra da Fransızca ve İngilizce dilimize musallat olmuş ve anlatımımızı tertemiz bir Türkçe ile yapmamızı engellemiştir. Bugün dilimizde Amerikan İngilizcesi çok baskındır. Kötü paranın iyi parayı kovması gibi yabancı sözcükler de Türkçe sözcüklerimizi baskılamakta ve gelişmesine engel olmaktadır.

Bazıları (aslında çoğumuz) ukalalık etmeyi pek sever. Bunu göstermenin en kestirme yolu da laf arasında kimsenin anlamını bilmediği sözcükleri kullanmaktır. Çoğu kişi bunlara prim de verir. Neler de bilirmiş abisi? Ama aslında bi şey bildiği yok. Bize ukalalık yapıyor. Kendini olduğundan başkası gibi göstermeye çalışıyor. Yersek…

Varsın istediklerimizi eksik anlatalım. Ama Türkçe anlatalım. Emeğimizi ve alın terimizi Türkçe sözcüklerin içini doldurmak için akıtalım. Biz eksik anlatsak da çocuklarımız tam anlatacaktır. Kullanılan her yabancı sözcük o dilin yurduna bir çiçek dikmektir. Neden kendi yurdumuzu güzelleştirmeyelim?

SOMSÖZ: TÜRKÇEYİ SEVMEK, TÜRK’Ü SEVMEKTİR.