Bizde okuma ve yazmayı bilmek harfi harfe çatmaktan ibaret sanıldı. Hâlâ da öyle sanılır. Bu, tıpkı Arap harflerini bilenin Kur’an okumayı -ve dini bilgileri- bildiğini sanmak gibi bir şeydir.
Elbette hiç bilmeyen kişilere göre o da bir artıdır. Ama okuma yazma bilmek öyle bir kerede öğrenilebilen bir şey değildir. Bazen bir ömür sürebilir.
Okumak denen şey zekâ, birikim ve sözcük dağarcığı ile ilgili bir şeydir. Ve bunların birbiriyle çok sıkı bağlantısı vardır. Zeki iseniz okuduğunuz şeyin birazını anlarsınız. Birikiminiz yeterliyse biraz daha. Sözcük dağarcığınız iyi ise okuduğunuz metinleri daha derinlemesine anlayabilirsiniz. Bunların hepsi çarpan etkisi yaratır. Sözgelimi sözcük dağarcığınız zayıfsa ötekiler ne kadar iyi olursa olsun okuduğunuzu anlamakta sıkıntı çekersiniz. Sözcük dağarcığı da öyle kolayca genişleyen bir şey değildir. Zeki olacaksınız, alanla ilgili birlgi ve birikim sahibi olacaksınız ki sözcüklerin bir birleriyle kurduğu özel anlam ilişkilerine vakıf olasınız. Bazı metinler sözcüklerin güncel anlamını bilmekle çözümlenemez. Geçmişteki anlamını da bilmelisiniz. Edebiyat dersi bu alana kapı aralar. Sözcüklerin asıl anlamı ve anlam katmanları metin çözümlemekle mümkündür.
Şiirler, atasözleri, deyimler... ve gündelik hayat. Kişi ne kadar farklı mecliste bulunmuş, ne kadar farklı türde söz dinlemişse; ne kadar farklı yazarın ne kadar farklı türden eserini okumuşsa o kadar geniş sözcük dağarcığına sahip olur.
Okumak da çeşit çeşittir. Bazı kitapların önsöz ve giriş bölümlerine bakılır. Bazılarının içindekiler kısmına bakılır ve ilgilendiğimiz alanda bir bölüm varsa doğrudan o sayfalara gidilir. Okuduğumuz metinlerde karşılaştığımız sözcük ve deyimlerin anlamlarıyla ilgili sözlük de karıştırmak gerekir. Çoğu zaman sözcük ve deyimin anlamını lafın gelişinden -anlamak demeyelim- sezmek mümkündür. Ama bu bazen bizi yanıltabilir. Kişi ilgi alanıyla ilgili metinleri altını, üstünü çizerek, hatta bazı yerlerini yazarak okumalıdır.
Allah’ımız ve peygamberimizin kutsal kitabımızı tekrar tekrar okumamızı önermesindeki espri -bence- şudur: İyi bir kitap her okunuşta okuyucunun önüne yeni teklifler koyar. Onu her okuyuşumuzda ruhsal durumumuza göre yeni şeyler keşfederiz. Tabii Arapçasını okurken değil, kendi dilimizde okurken. Doğal olarak Kur’an’ı okurken nasıl tefsir, hadis ve fıkıh kitaplarından da yararlanıyorsak -ki bunlar Kur’an’ı daha iyi anlamamızı sağlar- bir kitabı okurken yazarını, eserin yazıldığı ortamı, geçtiği coğrafyayı ve zamanı bilmek de eserin daha iyi anlaşılmasını sağlar.
“Okumak sadece harfi harfe çatmaktan ibaret değildir” dedik. Sözgelimi izciler iz sürdükleri yerdeki küçük belirtileri okur. Dudak okuyanlar durumu göz önünde tutarak karşıdakinin ne diyebileceğini, ne demiş olabileceğini okur. Zihin okuyanlar, karşısındaki kişinin ne düşünmüş olabileceğini beden dilinden, seçtiği sözcüklerden anlamaya çalışır. Doktorlar hastadaki bazı belirtileri okur, ona göre telkinde bulunur. Öğretmen öğrencinin söylenenleri anlayıp anlamadığını bakışından okur. Tabii bunlar iyi öğretmen, iyi doktor, iyi psikolog olanlar içindir. Her öğretmen, her doktor, her kişi değil.
Orkestralarda en önemli görev, başlarında sopa sallayan adamındır. Onun eseri çok iyi okuması ve her çalgının giriş çıkış zamanlarını bilmesi gerekir. Değilse ortaya sadece gürültü çıkar.
Doğru okumak herkesin hem hakkı hem de görevidir. Çünkü yanlış okumak yanlış anlamaya ve yanlış tepki verilmesine bu da ilişkilerin bozulmasına neden olur. Niyet okuyanların suizandan kaçınıp hüsn-i zan sahibi olması lazımdır. İster metin okuyunuz ister dudak, iyi pencereden bakarsanız iyi olur. Bu durum yasaları okuyan hakim ve savcılar için de bilançoları okuyan muhasebeciler için de geçerlidir. Dindarlar farklı okumalar için “bal yorumu” adlı kısa bir metin sunarlar. Oradaki kişiler önlerine konan bir kase balı, “okurlar.”
Okuma zor öğrenilen bir etkinliktir.
SOMSÖZ: İYİ OKUMALAR!...
11 Mart 2026