Dağ adamı nedir? Herkes ister bilgili, ölçülü, anlayışlı insanı ama herkes kentli olabilir mi? Zor iş. Ben bir dağ adamı portresi çizmek istiyorum. Bu dağ adamı Yörük’tür, Tahtacı’dır ya da bir dağ köyünde yaşayan insandır. Bunların ortak yanı ekmeklerini dağlarda kol gücüyle kazanmalarıdır. Karda kışta, dağda taşta… 
 “Dağ adamı, hasta eder sağ adamı” diye küçümsenir onlar. Hâlbuki yakın zamanlara kadar etimizi sütümüzü, unumuzu yağımızı, yoğurdumuzu yumurtamızı, odunumuzu kerestemizi onlar temin etmişlerdir. Atatürk’ün “milletin efendisi” dediği insanlardır bunlar. Ekmeklerini taştan çıkarmaya çalışırlar. Yazın güneşte, kışın yağmur ya da kar altında çalışıp didinirler. Bizden bekledikleri pek bir şey de yoktur. 
 Bu kişiler okula gidememişler, gitseler de pek bir şey öğrenememişlerdir.  Çünkü çoğunun dünyasının sınırı çevresindeki dağlarla çizilmiştir. Kente pek inmezler, indikleri zaman da pek durmazlar. Gazdır tuzdur, ihtiyaçlarını görüp dönerler. Köylerinde malları vardır aç, fidanları vardır sulanacak, harmanları vardır dövülecek. Onları ancak dağlar paklar. Onlar ancak dağlarda kendilerini bulurlar. Kentlerde bastıkları yer bile altlarından kayar. 
 Bu insanlar doğayla cedelleşe cedelleşe örs olmuşlardır. Kafaları kalınlaşmış, dilleri ve davranışları kabalaşmıştır. Bunlar için küfretmek, bağırmak ayıp değildir. Çoğu su içer gibi, nefes alır gibi küfür eder, her sözüyle bir çam devirir de farkında bile olmaz.
 Nasıl küfretmesinler ki?.. Sık sık doğanın ve insanların kaba saba şakalarıyla karşılaşırlar. Doğa şaka yapar mı? Hem de nasıl yapar?.. Dağ yoludur, yürürken birden böğürtlen bacağınıza sarılır ve daha ne oldu demeden teninizi dalayıverir. Taşa dikkatli basmazsanız ayağınızın altından kayıp sizi yüzükoyun yere düşürüverir. Islık çalarak giderken birden dağ başında su kabağının sızdırdığını ve içecek bir yudum suyunuzun kalmadığını fark ediverirsiniz. Ansızın bastıran yağmur bütün hesaplarınızı alt üst ediverir. Güzel şeyler düşünerek giderken bir dişi sinek gelir ve gözünüzün köşesine yumurtalarını bırakıp gider de üç gün yorgan döşek yatarsınız. 
 Köy yerinde insanlar da az şakacı değildir. Suyu tarlaya ağızlarsınız, biraz önünü kürekleyip yorulursunuz. Az sonra bakarsınız ki su kesilmiş. Söve saya yola düşüp kanal boyu bir piyasa yaparsınız. Varır bakarsınız ki komşunun hanımı sebze sulamak için kesmiş. Bir evlek yeri varmış da kusura bakmaymış da hemen bitermiş de, sebzeleri tam çiçek zamanı kurumuş da… Ya da karpuz ekmişsinizdir. Tam meyveye durmuş, güzel düşler kurmaya başlamışsınızdır. Karpuzlar daha içleri beyazken birileri tarafından kesilip kesilip atılır. Yakalayabilseniz, adamın anasından emdiği sütü burnundan getireceksiniz. Ama ne mümkün? Alır verir, söver durursunuz. 
 Çobansanız eğer, birkaç oğlak, zararı gözler durur. Sizin sırtınızı dönmenizi bekler. Sürüden ayrılır ya da zarara gider. Gecenin altında davar aramak, nerede kaldı telaşesi çekmek istemiyorsanız sak olacaksınız her daim.
 Ya Tahtacıysanız? Onların da derdi var türlü türlü. Ağaç adamdan büyüktür her daim. Çalışılan yer her zaman düz değildir. Ağaç istemediğiniz bir yere gider, bir saatte biter dediğiniz iş çıkar üç saate. Siz uğraşır da uğraşırsınız. Dağ başında motorunuz bozulur, eliniz kolunuz bağlanır. Tüp biter, keyfiniz kaçar. Akşamları iki beşlik bozacak biri yoktur dağ başında. 
Dağ adamının en veciz sözü, “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?”
SOMSÖZ: BİRİNİ ANLAMAYA ÇALIŞMAK, ONA KALBİNİN VE KAFASININ KAPISINI ARALAMAKTIR.